Alea Iacta Est (Zarlar Atıldı)

Continue

Doç. Dr. Selma Köksal Çekiç (Okan Üniversitesi, Sinema TV)

Özlem Denli (Sosyolog,  Siyaset Bilimci)

Rivayete göre, lejyonerlerinin başında Roma’ya yürüyen Julius Sezar Rubikon nehrini geçerken bir anlık tereddüte düşmüş, ancak “zarlar atıldı” (Alea iacta est) diyerek yoluna devam etmiştir. Kanunlara göre lejyonların ancak sivil yurttaşlar olarak geçebileceği bu sınırın aşılması, Roma Cumhuriyeti’nin yıkılış sürecinin başlangıcı olmuş; “Rubikon’u geçmek” sözü de siyasal iradenin dışa vurulması ve geri dönüşsüzlüğü işaretleyen bir ifade olarak dağarcığımızda yer etmiştir.nazi12

Hegel’in büyük tarihsel olayların ve şahsiyetlerin tarihte iki kez çıkışına dair ünlü cümlesi üzerine Marx, “ancak, ilk seferinde trajedi, ikincisinde ise fars” ifadesini ekler. Napoleon Bonapart’ın 18 Brumaire tarihinde Konsüllük rejimini ilan edişi, yeğeni Louis Bonapart tarafından yinelenmiş, ancak karikatür şahsiyetlerle yapılan bu solgun yürüyüşlü tekrar bile, devrimci Haziran ayaklanmalarını işçilerin kanında boğmuştur. Tarihin şakacılığı olsa gerek; o zamandan bu yana fars tipleri defalarca sahne almış, yirminci yüzyılın uzun süresince pek çok mevsim, kendi Haziran’ını arayan puslu Brumaire günleri tarafından alt edilmiştir.

Münih birahanesinin baş aktörü onbaşı Hitler, kuşkusuz bir fars figürüdür. Münih’te yenilgiye uğrayan bu teşebbüs, Roma İmparatorluk sembolleri ve litürjisi kadar Sezar’ın tutkulu siyasal iradesini de ödünç alarak yoluna devam etmiş; Roma senatosunun ‘düzeni korumak’ adına Sezar’ı hayat boyu konsül seçerek uzlaşmaya çalışması, Almanya’da Hindenburg ve Papen’in bir fanatiği Şansölye yaparak yatıştırma telaşında yankılanmıştır. Hitler’in iktidara gelişinden yaklaşık bir ay sonra, Reichtag yangını ile Almanya’nın Rubikon’u geçilmiş, parlamenter demokrasinin hukuksal ve kurumsal çerçevesinin Nazilerce parçalanması sürecinde keskin bir dönemece girilmiştir.

nazi11Alman Frankfurt Okulu filozoflarından Kracauer, Hitler’den Caligari’ye adlı kitabında, sinema ve toplum ilişkisine dikkat çeker. Kracauer, I. Dünya sonrası Alman sinemasının, çıldırmış adamları, vampirleri, canileri yaratarak, dönemin iç dünyasını, görünür kıldığını ifade eder. İzleyende bozuk ve uğursuz bir tat bırakan 1920 yapımı Dr. Caligari’nin Muayenehanesi de, I. Dünya savaşı sonrası ürkütücü ve marazi Alman kolektif ruhunun bir temsilidir. Tuhaf Dr.Caligari filmi, özel bir önsezi ile, insanlık değerlerini ihlal eden gücü ve ona duyulan şehvetli arzuyu açığa çıkarır. Nazi Almanyası gibi filmin atmosferi de, uğursuz, korku ve şiddet dolu bir dünya tasavvuru sunar. Caligari’nin çadırı, kalabalıkların sesler ve renkler içinde kendilerini kaybettiği, uygar olmaktan kaçabildikleri, içgüdülerine arsızca kendilerini bırakabildikleri bir kaos-panayır alanıdır. Uyurgezer Cesare’ye hipnotik etkiyle canice cinayetler işleten Caligari ise insan ruhunu manipüle eden aynı etkiyi kitleler üzerinde uygulayan Hitler’in habercisidir. Caligari’nin Cesare’yi sözde özgürleştirip, yarı sersem yarı uyanık cinayetleri işlemeye yollaması, Hitler’in Alman halkını vaatleriyle cinayetlere sürüklemesinin matriksi gibidir. Kracauer sorar; “Caligari tek sorumlu mudur? Cesare, etki ve baskı altında ölmeye ve öldürmeye tasarlanmış bir portre olarak hiç mi suçu paylaşmaz?”

Dr.Caligari, tiranlık ve kaos arasında umutsuzca yalpalanan ruhların anlatısıdır. Caligari’nin hipnotize eden seslenişi, panayırın anarşik gürültüsü içinde bile ayırt edilen bir ses, yerine ulaşan bir çağrı gibidir. Geleneksel dünyanın ortadan kalkışıyla birlikte artık işitilmediğini düşündüğümüz bu ses, günümüze çoğunlukla otoriter popülizmlerin salası olarak ulaşmaktadır. Modernliğin bireysel bir dünya kurma talebiyle sıkıntıya düşen özneler; geleneğin, kutsalın ya da kolektivitenin büyüsüyle cezbedilip çağrılırlar.nazi5

Kolektiviteye çağrı olarak Nazizmin en büyük başarısı, edilgin seyircilerden kurbanlara kadar neredeyse herkesi inşa ettiği büyük yıkım ağına katabilmek olmuştur. Nazi propaganda filmlerinin teşhir ettiği hipnotize olmuş kalabalıkların arkasında -ve hatta arasında- yapılanlardan haberdar olmadığını, olup biteni onaylamadığını, hatta rejimden nefret ettiğini iddia ederek aklanmaya çalışan daha büyük kalabalıklar vardır. Soykırım suçlularından Eichmann bile kitlelerin sıradan yaşantısına, kişisel dünyaların zararsız olabilecek hedeflerine başvurarak kendini savunabilmiştir: O sadece işini yapma ve üstlerini memnun etme çabasında bir bürokrattır!

caligariresim-1Arendt’e göre, bu davanın en önemli özelliği, tüm modern yasal sistemlerde mevcut olan, “bir suçun işlenmesi için, yanlış yapma niyetinin gerekli olduğu” kanısını sarsmasıdır. Aynı süreçte Arendt Yahudi Konseylerinin soykırım organizasyonunda yer almış olduğunu dile getirdiği – belki de hatırlattığı – için şiddetle protesto edilmiş, Konseylerin sadece daha fazla ya da daha korkunç ölümleri önleme arzusuyla bile olsa sürece dâhil olduğu düşüncesi büyük bir öfkeyle reddedilmiştir. Aslında Arendt’in vurguladığı da işte bu basit gerçekten ibarettir: Çağımızın bildiği en devasa cürümlere bile, sıradandan kötü sayılamayacak saiklerle suç ortağı olmak mümkündür.

Daha sonra Bauman tarafından ele alınacağı gibi, modern devletin en önemli marifetlerinden biri de bürokratik işleyişi kullanarak, büyük katliamları sıradan insanların amaç ve güdülerinden bağımsızlaştırabilmek olmuştur. Çağımızın suçları için kitlelerin garezi, basiret yoksunluğu, hatta yok etme niyeti gerekli değildir. Kitlesel öldürme bile başka herhangi bir iş gibi parçalara ayrılmış bir üretim bandında gerçekleştirilebilir. Herkes önündeki parçanın bilgi ve sorumluluğuna sahiptir, fazlasına değil: “Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” ya da suçun Taylorizasyonu. Nazizm de siyasi hareketten devlet olmaya evrimleştikçe “bürokratlaşmış”, egemenliğini devletin, ordu, idare, polis, adliye gibi aygıtları aracılığıyla gerçekleştirmeye başlamıştır.

cabinet-resim2Kuşkusuz Nazizm gibi bir hareket ve sebep olduğu yıkım, çoğu zaman küçümsenmiş bir siyasi iradenin de ürünüdür. Ancak Caligari’nin çılgın kahkahası, sadece en tepelerde yankılanır. Peki, Ciaron’un ifadesiyle “dolaylı caniler” diyebileceğimiz diğerleri? Onlar “Zaman’ın hakiki özneleri” karşısında “cansız bir kütle, bir nesne yığın” mı oluştururlar? Ve çağımızın her daim hortlayan sorusu: “anlatılan bizim hikâyemiz midir?”

Bizimki olabilecek bir hikâyeyle bitirelim: Almanya’nın seçkin hahamı Leo Baeck’in kapısı çalınır. Baeck uzun zaman, Alman Yahudi konseyini yönetmiş, toplama kamplarına gönderilecek Yahudileri belirlemiş, ailelere haber vermiş ve evlerinden aldırtmıştır. Sıra kendisine geldiğinde, gönderilmeden hemen önce, içinde gaz ve elektrik faturaları için yazdığı çekler olan zarfı posta kutusuna atar; saygılı ve inançlı bir yurttaş gibi…